Düşünün! Hayatınızın belki de en anlam yoksunu dönemini yaşıyorsunuz. O güne kadar değer verdiğiniz herkes/ her şey artık öyle pek de vazgeçilmez değil. Gitmek ya da kalmak, susmak ya da söylemek, durmak ya da devam etmek gibi ikilemleriniz yok, akışına bırakmışsınız. Daha az şey yapmanıza rağmen daha çok yoruluyor, daha az sorumluluğa rağmen daha çok unutuyor, daha az gürültüye rağmen daha çok başınız ağrıyor ve daha az kaygıya rağmen daha çok korkuyorsunuz.. yorgunluğunuza vitaminler, unutkanlığınıza post-it'ler, baş ağrınıza yalnızlık ve korkularınıza mantığınız çare olamıyor..Kıpırdanmaya, kolunuzu kaldırmaya, ağzınızı açıp iki laf etmeye bi sebep bulamıyorsunuz.Ertelenenler, birikenler büyüyor, çoğalıyor ve çoğunlukla tepenize yıkılıyor.
Böyle zamanlarda naparsınız?
Sizi bilmem, kimsenin ne yapacağını bilmem, hatta bu nasıl bilinebilir onu dahi bilmem.. Ama ben beklerim..
Cevabın, çözümün, ışığın geleceğini bilerek beklerim.
Bu sefer mesaj 170 sayfalık bir kitap olarak geldi. Okunacaklar listesinde 3. sıradaydı her nedense. Bir çerez (Zweig- Satranç) ve bir felaketin (Fowles- Koleksiyoncu) ardından, gelen 3. kitap Haruki Murakami- Koşmasaydım Yazamazdım
"Pain is inevitable, suffering is optional". diyor yazar kitaba 'Başlarken'. Kabaca çevirecek olursak ' Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de' diyor yani ve böylelikle doğru zamanda doğru okuyucuyla buluşuyor. Daha mevzuya başlarken bile böyle bir girizgah tercih etmesi, zaten pek de 'eller havaya' kitabı olmadığı sinyallerini veriyor en sevdiği kitap adı ' Sana Gül Bahçesi Vaad etmedim' olan kadına.
Yazar koşuculuk serüveninin nasıl başladığını, koştuğu yarışları, ve hazırlık aşamalarını anlatırken bir yandan da bu mücadeleyle yazarlığı arasındaki bağa vurgu yapıyor.Bunu günlük tutar gibi, bi otobiyografi hazırlar gibi ya da röportaj verir gibi de yapmıyor üstelik. Ders vermek, öğüt vermek ya da mesaj vermek kaygılarından uzak durarak anlattıkları, 'koşuyla yazı yazmaya', 'romanlarla hayata', 'müzikle ahenge', 'tutkusuyla azme', 'sabrıyla imana' inandırıyor okuyucuyu.
Tam bırakmışken hadi diyor, düştüğün yerden kaldırıyor elini tutup, acıyan kanayan kapanmayan yaralara üfffflüyor, şikayete başlayacak gibi oluyorsun parmaklarını dudaklarına götürüp sshhhh diyor.. Gazlamadan, kandırmadan, allayıp pullayıp süslemeden yapıyor he de bunu.
Zaten dünyanın en iyi yazarı bile olsa, o 30- 42- 100 km'lik maratonları, geçmek bilmeyen krampları şişen bilekleri sallanıp durmaktan kopacak gibi olan elleri, yağmurda rüzgarda sıcakta soğukta atılan teri, yarış öncesi huzursuzluğu ya da yarış sonrası daha fena huzursuzluğu nasıl süsleyebilir ki? O da bunu bildiğinden/ kabul ettiğinden bir güzellemeden ziyade bir anlamlama gayesi güdüyor kitapta. Koşmak.. Peki ama neden?
İşte bu noktada ben de kendi yazımın başına dönüyorum. 'ANLAM'a. Hali hazırda kitabı bitirmiş olmakla beraber, kendi anlamlarımla olan küskünlüğümü de bitiriyorum.
Bu yazının da bir şekilde bitirilmesi gerek hissediyorum.. Kitapta altı çizilen bir bölümde şöyle diyor:
" İnekler koşuculara neredeyse hiç ilgi göstermezler. Ot yemekle meşgul olduklarından, çeşitli tuhaflıkları olan insanların akla ziyan eylemlerini izlemeye ayıracak zamanları yoktur. Öte yandan koşucular da ineklerin hareketlerine dikkatlerini yöneltecek halde değillerdir."
Bütün ineklere sevgiyle.. Kusura bakmasınlar..
hamiş: 4. kitap Perec- Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi..
8 Aralık 2015 Salı
15 Ağustos 2015 Cumartesi
bir istanbul güzellemesi
istanbulda ilk gece..
yıllar önceydi: meslekteki ilk yılımdı. yenice tanımaya
başladığım bir kız öğrencim, konsepti hatırlamıyorum, " öğretmenim çok
şımarıksınız" demişti. nasıl bir yüz ifadesiyle hangi ses tonuyla
söylemişti tam hatırlayamıyorum. o zamanlarda da çocuklar en az şimdikiler
kadar acımasızdı. bu şımarıklık acaba "sevimli" olanından mı yoksa
"yaka silkileninden" mi diye üzerinde durmamıştım ancak çok net hatırlıyorum
öğrencime " daha önce bana şöylesin, böylesin diyen çok olmuştu bol
keseden, ama ilk defa biri şımarık olduğumu söyllüyor" dediğim
kulaklarımda. her ne kadar bir öğrencinin öğretmenine söyleyemeyeceği bir söz gibi gelse de kulağa ( zaman içinde
daha nicelerini duyacak, başkalarından işitecek, imalardan çıkarımlarda
bulunacak en fenası da gözlerden okuyacaktım :) ), o güne kadar atfedilen
özellikler içinde şımarıklık en giyilmek, en takıp takıştırılmak, en yüze göze
sürülmek istenilen, ancak en bir türlü yakıştırılamayan, hep bi iğreti duran,
bir kaç beden küçük/büyük gelen bir sıfat oldu "şımarık" benim için..
ülkenin neredeyse en gamsiz, en neşeli, en rahat, en güleç
insanlarının olduğu bir akdeniz kentinde doğmuş, yetişkin, çalışan, evli ve çocuklu
bir kadın olarak 7 yılını ülkenin en gazlanmış, en şişirilmiş, en özgüveni
yüksek, en ayrıcalıklı şehrinde geçirmiş bendeniz tipik bir angara bebesi
olarak herşey olabilme ancak bir türlü "şımarık" olamama
potansiyeline sahibimdir. ankara için akla gelebilecek bütün yakıştırmalar
benim için de geçerlidir..
bütün bunlar aklıma hücüm etmişken ben, ben gibi olan
ankaradan bi hayli uzakta, belki de ülkenin en şımarık kentindeyim. sevimsiz
bir şımarıklık şuursuzca, fütursuzca, edepsizce yükseliyor kat kat, dört bir
yanımda..
istanbul, güzelim.. sorun sende değil bende.. sen daha
şımarıklarına layıksın..
istanbulda ikinci gece. .
aylardır süren bir taşınma/taşınamama hali sanki yine aylarca
sürecekmiş gibi duran bir yerleşme/ yerleşememe haline bırakıyorkendini.
istabulla uyanılan ilk sabah; evin
içinde yükselen kat kat koliler, hurçlar ; dışında yükselen kat kat binalarla
yarışır gibi. derhal kurtulunmalı hissiyle girişiliyor erkenden işe. vaktiyle
duvara monte edilmiş raflarda arz-ı endam eden kitaplarımızın artık yeni bir
yuvaları var. dilleri olsa " ne işimiz var bizim tabak çanak rafında biz
kitabız derler mi bilmiyorum ama sanki kitap kolileri boşalıp yerlerine
yerleşince ben de bi hafifliyorum. tamam bu iş, çoğu gitti azı kaldı hissinden
daha iyisi yoktur.
onca kotarılan işten sonra hak ediyoruz çıkıp bir merhaba
demeyi yeni şehrimize. evin önünden iki otobüs hattı var.. biri taksime diğeri
bakırköye gidiyor.. evden çıkarken ilk gelene atlayıp gitmeyi kararlaştııyoruz.
taksim geliyor şansımıza (!). yol uzun biliyoruz.. olsun diyoruz.. alt geçit gibi
biryerde iniyoruz. okları takip ediğ çıkıyoruz yerüstene. saat 9:30 suları. ne
kalabalık.. daha önce görmediğim yer değil, herşeyi söylemek mümkün, burası
neresi, ben neredeyim, şey pardon dilimizi konuşabiliyor musunuz? hayır, asıl
siz kimsiniz, afedersiniz geöçebilir miyim, yol verin lütfen demek istiyorum.. anlatamıyorum..
the marmara, taksim anıtı, istiklal caddesi, galatasaray
lisesi, limonlu bahçe, çın çın tramvay sesi, sağlı sollu, alttlı üstlü, kıçlı
başlı insan akını, baloncuk tabancaları, dondurmacı çanları, çokça ışık, bolca
gürültü, bi hayli kötü koku, ama en çok da çocuk (!)
bir çocuk kadın. zayıf, kısa, küçük.. 2-3 yaşlarında bir
çocuğu elinden tutmuş sürüklüyor.. diğer yanında 5 yaşlarında bir kız çocuğu,
onun da kucağında birkaç aylık bir bebek.. nasıl güzel, ışıl ışıl pırıl pırıl
bir bebek. çocuk kadın yere bir bez seriyor, küçük kız bezin yanına oturup,
kucağındaki bebeği üzerine bırakıveriyor. bebek gülücükler atıyor belki de
annesi sandığı 5 yaşlarındaki kıza.. kız bebeğin yanaklarını okşuyor sefkatle
belki de hepimizden daha anne.. yaşıyor o bebek, canlı, kıpır kıpır, gülüyor..
bense gidelim artık burdan diyorum sesime yerleşmesinden korktuğum hıçkırıktan
ürkerek..
yaşlıca bir kadın.. dileniyor bilmediğim bir dilde. dilini
bilenlerin peşinden gidiyor.. dönüp bakmıyorlar bile ona.ağzımdan gayri
ihtiyari dökülen ' kendi insanları sonuçta, nasıl böyle kayıtsız
kalabiliyorlar" sorusundan utanıyorum..
saat neredeyse 11. eve dönmek için otobüs bekliyoruz.. bir
an önce eve varıp uyuyup unutulmalıksın istanbul.. çirkinsin ve pis
kokuyorsun..
istanbulda üçüncü gece..
artık ince işe geçilebilir. mutfak giysiler ve yatak döşek
yerleştirilmeli. bizim için işleri hale yola koymak için son gün zira yarın
çocuklar gelecek.. 3 gündür amcalarında kalıyorlar.. onlar evi ve çevreyi bizse
onları merak ediyoruz.. öyle özlendiler ki.. canımızı dişimize takıp ev
işlerini bitiriyoruz. birsürü eksiğe ve bir türlü kurtulamadığımız fazlaya
rağmen.. kah evde kah alışverişte geçen 3 günün ardından ev çocuklar için de
hazır. acaba beğenecekler mi, küçük kumlu parka bayılacak, büyük se havuza..
dışarda vakit geçirecek mekanları var.. peki ya odasındaki çekyatı nasıl
açıklayacağız bizimkine.. pfff.. ya beğenmezlerse..
aslında bi hayli yorgunuz.. günlerdir yaşanılan tempo hele
de istanbul trafiği düşünüldüğünde bizim için çok fazla.. yeni bir şehirde araç
kullanmak daha yenice yürümeye başlamaya benziyor.. şaşkın ürkek ve ağır
ilerleyebiliyorsun.. istanbul da buna bir de geri geri yürümeyi
ekleyebilirsiniz.. o yol birtürlü bitmiyor. yine de gözümüzü karartıp bu sefer
ataköy marinaya gitmeye karar veriyoruz.. bi pasta yiyip bir çay içeriz
diyoruz.. eee bir de deniz havası alırız ohh mis..
deniz? hangi deniz? marina dediğin bildiğin marinaymış :)
büyüklü küçüklü yatlardan denizi görmek de kokusunu almak da pek mümkün değil..
ama biz marinaya bulaşacağımıza kenarından dolaşmayı yeğleyip vapur iskelesine
varıyoruz.. aaaa sahiden de deniz dedikten sonra bir kafeye oturuyoruz.. dün
geceyi getirmemeye çalışıyorum aklıma son model arabasınının kapısı açılarak
inenleri görünce ama mümkün değil.. orada olmamaları hiç olmadıkları anlamına
gelmiyor malesef benim için..
zalımsın istanbul
bunları istanbuldaki
ilk haftanın sonunda yazıyorum..
ankaradan kardeşim gelmiş.. ama bana değil..
sen de herkes gibisin İstanbul..
31 Mayıs 2015 Pazar
Cebcalar..
dün akşamüstü arabada:
Deniz: anne baaaakk oooomaan.. (şeker fabrikasının önünden geçerken)
Anne: aaa evet annecim bir sürü ağaç var dii mi?
Deniz: anne ooooddaaa billleeerr, aslaanlaayyy, beeee mamumnlar yaşaaaayy ..
anne : evet annecim.. filler, aslanlar ve maymunlar yaşar..
denz: bassskkaaa.. ayıyaaayy.. baskaaa?
Anne: yılanlar, kuşlar.. ( vs diye uzar muhabbet.. daha da uzamasın belki konuyu değiştiririm düşüncesiyle sabah kahvaltı yaparken izlediğimiz zebra konulu belgeseli de hatırlatmak adına)
zebralar yaşar bir de annecim..
Deniz: cebcaalaarr.. baskaaa?
Baba: yok be babacım zebralar ormanda yaşamaz..
Deniz: yaşayyyy. yaşayy baba yaşaaayy..
Baba: neden ormanda yaşasın babacım zebralar?
(cevap gecikmez)
Deniz: cüünncüüü... cebcalar ot yey.. beeee oymandaaa bicürü ot vaydır..
Anne ve Baba: o.o o.o
işin en güzel yanı da bu işte.. sizi nerede ve ne zaman ve nasıl şaşırttıklarına bi bakın.. tek yapmanız gereken biraz sohbet etmek onlarla.. sabırla ve dikkatli bir şekilde.. söyledikleri ve yaptıkları her şeyi kaydetmek elbette mümkün değil.. ama aralarından unutulmaz olanları seçip not alabilirsiniz.. hatta örnekleri var; daha yetenekliyseniz yaşananları öyküleştrebilir, resimleyebilir hatta senaryolaştırabilirsiniz bile.. ne yazık ki ben o kadar yetenekli değilim.. hele de balık hafızalı olduğum gerçeğini de göz önünde bulundurursak elimden gelen sadece anlık notlar almak..
Hamiş: Ormanlar, içindeki çeşit çeşit bitki, çiçek, ağaç ve çeşit çeşit hayvanla çok özeldir.. ve onlar çocukların ve her daim çocuk kalabilenlerindir.. Orman asla sadece orman değildir..
Deniz: anne baaaakk oooomaan.. (şeker fabrikasının önünden geçerken)
Anne: aaa evet annecim bir sürü ağaç var dii mi?
Deniz: anne ooooddaaa billleeerr, aslaanlaayyy, beeee mamumnlar yaşaaaayy ..
anne : evet annecim.. filler, aslanlar ve maymunlar yaşar..
denz: bassskkaaa.. ayıyaaayy.. baskaaa?
Anne: yılanlar, kuşlar.. ( vs diye uzar muhabbet.. daha da uzamasın belki konuyu değiştiririm düşüncesiyle sabah kahvaltı yaparken izlediğimiz zebra konulu belgeseli de hatırlatmak adına)
zebralar yaşar bir de annecim..
Deniz: cebcaalaarr.. baskaaa?
Baba: yok be babacım zebralar ormanda yaşamaz..
Deniz: yaşayyyy. yaşayy baba yaşaaayy..
Baba: neden ormanda yaşasın babacım zebralar?
(cevap gecikmez)
Deniz: cüünncüüü... cebcalar ot yey.. beeee oymandaaa bicürü ot vaydır..
Anne ve Baba: o.o o.o
işin en güzel yanı da bu işte.. sizi nerede ve ne zaman ve nasıl şaşırttıklarına bi bakın.. tek yapmanız gereken biraz sohbet etmek onlarla.. sabırla ve dikkatli bir şekilde.. söyledikleri ve yaptıkları her şeyi kaydetmek elbette mümkün değil.. ama aralarından unutulmaz olanları seçip not alabilirsiniz.. hatta örnekleri var; daha yetenekliyseniz yaşananları öyküleştrebilir, resimleyebilir hatta senaryolaştırabilirsiniz bile.. ne yazık ki ben o kadar yetenekli değilim.. hele de balık hafızalı olduğum gerçeğini de göz önünde bulundurursak elimden gelen sadece anlık notlar almak..
Hamiş: Ormanlar, içindeki çeşit çeşit bitki, çiçek, ağaç ve çeşit çeşit hayvanla çok özeldir.. ve onlar çocukların ve her daim çocuk kalabilenlerindir.. Orman asla sadece orman değildir..
Etiketler:
Ağaç,
Çocuk Aklı,
Orman,
Zebra
10 Mayıs 2015 Pazar
Anne olmak, biraz da..
Çarşamba..
Okuldan gelir.. bıcır bıcır
şakıması beklenirken girer girmez eve, Allah Allah garip bir sessizlik.. çıkar
nasılsa sebebi birazdan ortaya deyip akşam yemeğini hazırlamak üzere mutfağa gidiyorum..
alışılmadık bu sessizlik rahatsız edici olduğundan bir süre sonra odasında
buluyorum onu.. normalde salonda duran fotoğraf albümü masasında duruyor.. ‘bunun
ne işi var burda?’.. ‘ hiiiçç anne ben de onu merak ediyordum, kim getirmiş
bunu buraya?’ (çabucak uzaklaşılır albümle beraber).. bi dakka o da ne..
çantası kucağında şimdi de .. odasına gidiyor.. televizyonda rafadan tayfa
varken hem de!!!.. ‘naapıyorsun hala burda, hadi yemek hazır.’.. (gözlerinde
korku, endişe, suçluluk, heyecan, hayal kırıklığı) .. ‘ niye çantanı kucağında
taşıyorsun, bıraksana çocuğum bi yere’.. (masasından evde duran kalemliğini
alıyor).. ‘ şey anne, yedek kalemlerimi koyacaktım çantama.. okulda kalmadı da
hiç’.. ver bakayım şu çantayı sen.. (işte şimdi bittik bakışı).. ‘ ne o
tişörtünün altında gizlediğin’.. yakalanmış olmanın verdiği ağlamaklı ses ve
gözlerle.. ‘ fotoğraf anne.. bakalım yok olduğunu fark edecek misin diye’.. kreşteki bi gösterisinde çekilen
fotoğrafımız.. nasıl tatlı, yakışıklı, mutlu.. ben nasıl genç, güzel,
gururluyum.. bir sürpriz arifesinde
olduğumuzu anlamanın verdiği sevinçle karışık birçok duygu, düşünce
kaplayıveriyor içimi.. hangisinde kalsam bilemeden, ‘hadi acele et yemek
yiyeceğiz’ diyip derhal ayrılıyorum odasından.. burda sevinilmeliydi öyle değil
mi!!
- - Sürpriz yapmak yalan söylemeyi, bir şeyler
saklamayı da içerir mi.. bu işte bi yanlışlık yok mu.. hayır ne gerek var canım
çocuklarımıza bunu yapıyoruz.. öğretmenleri düşünemiyor mu sakıncalarını..
anneden gizli saklı iş mi yapılır.. aşırma, yalan, gizleme.. üstüne üstlük bir
de yaşadığı onca stres.. arayacağım öğretmenini hemen.. dur canım hemen telaşa
verme ortalığı.. kime sorsam kime danışsam.. yaaa şimdi ne yapmalı??
Annelik biraz da böyle bişey
benim için.. bütün yetenekleriniz bir yana, hafiyelikte üzerinize yoktur..
harika koku alır, müthiş iz sürersiniz.. önsezilerinizde asla yanılmaz, medyumlukta ustasınızdır.. canının ne istediğini, neye sıkıldığını, aklından geçen
cinliği, susadı mı, çişi mi geldi yoksa üşüyor mu yoksa düpedüz uykusu mu var
bilirsiniz.. annelerin herkeste olmayan ekstra gözleri vardır..velhasılı kelam çok bilmek,
görmek ve duymak o minicik sevinçten mahrum edebilir sizi kimi zaman..
Perşembe
Okuldan gelir ve teyzesini
görür.. evde bir bayram havası.. teyzeyle yapılan her şey çok güzel.. ona
anlatılacak bir dünya şey var.. çantasının içi teyzesine gösterilecek şeylerle
dolu.. sonunda evde bir bayram yeri dağınıklığı.. sabah aramasın diye
çantasından çıkardıklarını yerine koymak için çantasını alıyorum.. gayri
ihtiyari içinden sarı bir kart çıkarıyorum.. olamaz sürprizi mahvediyorum..
neden çantasını karıştırıyorum ki o benimkini karıştırıyor mu.. keşke
öğretmeninin sözünü dinleyip kitabının arasına koysaymış kartı ama nerden
bilecekmiş ki çantasını karıştıracağımı..
Annelik biraz da böyle bişey
benim için.. yorum yok.. siz anladınız.. olsun canları sağolsun da J
Cuma
Hafta başında söz verdiğim gibi,
öğrencilerimin tiyatro oyununa beraber gideceğiz.. onu okuldan alacağım, oradan
doğruca oyunun olacağı salona
geçeceğiz.. ama karnı aç olacak.. giderken bir şeyler yaptırmalı.. hay aksi erken
gidebilsem oturup bir yerlerde duyurabilirdim karnını.. şimdi ayak üstü olacak..
neyse bu seferlik böyle olsun.. yemez ki herşeyi de.. aaaaa ama ben bu yoldan
gitmeyecektim ki.. hay aksi.. dönüş de yok trafiğe de kaldık iyi mi.. ya yolu
çıkaramazsam burdan.. buyrun bakalım telefonumun şarjı da az.. ders çıkısı beni
göremezse vay halime.. servis şoförünü arayayım.. o haber verir (...) .. wuuhh
neyse ki yetiştim.. daha 10 dakika var dersin bitmesine.. danışmada olan
herkes onu tanıyor.. birisi ‘bayılıyorum çocuğunuza.. o ne yakışıklılık diyor’,
birisi ‘ öpün benim için ama böyle sıkıştıra sıkıştıra’ diyor, birisi ‘ aaaa o
mu dersine girmiyorum ama öğretmeni olmayı iple çekiyorum’ diyor.. nasıl bir
gurur patlaması bende.. evet evet çok teşekkürler, tabii tabi öpmez miyim büyük
bi keyifle, öyle mi biz de öğretmenlerimizi çok seviyoruz.. derken bir başkası
geliyor ‘ nesi oluyorsunuz’ ‘ annesiyim’ ‘ annesi mi.. hadi canım.. hiç anne gibi
durmuyorsunuz.. ablası gibi duruyorsunuz’ ( nasıl yani.. anneye benzemiyor
muyum ben.. nasıl oluyormuş anneye benzemek.. iki çocuğum var benim
haağğnııım.. ben benzemeyeceğim de kim benzeyecek anneye.. sen kendine bak..
sanki sen öğretmene çok benziyorsun...
hıııhh.. çemkirmeleri içimdeki seste).. ‘teşekkür ederim onlarla büyüyorum işte
ben de yavaş yavaş J
‘ ( iç ses: hııııırrrrrr >: ) bir başkası o esnada ‘ babasını tanıyorum da
sizi ilk defa görüyorum.. o yüzden şaşırdık ilk kez görünce’ deyiveriyor.. o deyiveriyor ama ben duyuverip unutamıyorum (
şey doğru evet.. ben kendim de öğretmenim.. haftada 30 saat ders eee evde bir
de 2.5 yaşında kardeşi var.. bir de alah sizi inandırsın nerden bulaştım
bilmiyorum bir doktora belası var ki başımda haftanın üç günü dersler ödevler..
ama yok kötü ilgisiz bir anne değilimdir.. hiç kahvaltısız göndermedim çocuğumu
okula, ha tamam lekeli olduğunu giydirdikten sonra fark ettiğim için üzerine süveter
giydirdiğim olmuştur t-shirtünün ama hangimiz yapmıyoruz ki dii mi.. dii mii..
ödevlerini kontrol ediyorum, akşamları ben uyutuyorum, sabah servisine ben
bırakıyorum, bakın şimdi de tiyatroya götürüyorum onu.. valla).. ‘yaa ewet kısmet bugüneymiş J’ (iç ses: o kadar da korkunç
sayılmam ama)
Annelik biraz da böyle bir şey
benim için.. bir yandan aslında çocuğunuz için en mükemmel olduğunuzu bilip, öte
yandan da hep bir eksiklik hep bir tam istediğiniz gibi olamama duygusu..
yalnızca onun bunun sorguladığı, eleştirdiği, standartlaştırmaya çalıştığı durumlarla
değil, aynı zamanda kendi kendiniz için de mesrulaşmaya çalıştığınız bir anlar
topluluğu annelik.. o yüzden o onay
beklentisi, o teşekkür ihtiyacı, o iltifat düşkünlüğü, o bir anda oluveren
hayal kırıklıkları..
Cumartesi..
Sabah uyanıp da gözlerini açar
açmaz ‘ anne kahvaltı hazır mı? Ben acıktım’ demesiyle benim gözlerde bir
aydınlanma yüzümde hafiften bir kızarıklık, kocaman bi gülümseme. ‘ aman da
aman benim oğlum acıkırmış daaa.. kahvaltı da istermiş annesindeeenn ‘
cıvıltıları.. sipariş alınır alınmaz doğruca mutfağa gittim.. o esnada
kardeşine laf yetiştirdiğim için buz dolabına iliştirilmiş fotoğraf çerçevesini
henüz görmemiştim ki benim fark etmemi bekleyemeyecek kadar sabırsız olan oğlum ‘
kahvaltı hazırlamak için buzdolabına ihtiyacın olur sanmıştım.. sense hiç
açmamışsın bile buzdolabını.. baaaaakkk senin için kendi ellerimle yaptım.. tamam
öğretmenim biraz yardım etti’ öpücükler.. teşekkürler.. ( bi dakka ne demek şimdi bu.. acıkmadı mı
yani.. kahvaltı yapmayacak mı.. ya sipariş ettikleri.. hepsi bi oyun muydu..
allahım neden bişey yemiyor bu çocuk)
Annelik biraz da böyle bişey
benim için.. önce sorumluluklar, önce onların mutluluğu ve ihtiyaçları..
anneler günü için hazırlanan sürprizin etkisinin yerini, “ bugün ne pişirsem,
hava da biraz bulutlu havuz planını ertelesek mi, ee yarın da pikniğe
gidecektik ödevlerini yetiştiremezse huysuzlanır şimdi bu, tutturmasa bari şort
giyeceğim diye, ufaklığa da uçurtma sözü vermiştim ya hava rüzgarlı olmazsa.. buyrun bakalım
herkeste görecek uçurtmaları unutturmak da mümkün olmaz” lar alır.. kalk bey
kalk uçurtma alınacak daha.. Aaaa pardon ne diyorduk.. Aaaaa evet bugün Anneler
Günü J
Anneler Günü Kutlama Mesajı..
Evine çocuklu misafir
geleceğinde, sırf kendi çocuğu öyle seviyor diye hazırladığı yiyecekleri ekşi-tatlı-
acı- tuzlu- kakaolu vs yapmayan, ilk ve en dolu tabağı kendi çocuğuna vermeyen,
çocuğunu parka indirirken yanına belki
başka çocuklar da olur ve canları çeker diye fazladan atıştırmalık alan, sırf ezilmesin
incinmesin tuttuğunu koparsın istediğini alsın diye parkta salıncağa bineceğim
diye zırıl zırıl ağlayan çocuğu için salıncaktan çocuk indirmeyen ve çocuğunu
diğer çocuk daha fazla ağlamasın diye incitmeden ya da ezmeden salıncaktan alan,
çocuğunun sınıfındaki biraz daha haylaz biraz daha az çalışkan biraz daha
bakımsız ya da biraz daha güçsüz çocuğa ‘gerizekalı’ demeyen, hiçbir çocuğa ‘gerizekalı’
demeyen, düşen yaralanan bir yeri kanayan bir çocuk gördüğünde kendi çocuğuna değil
de gidip ona sarılan, bir çocuk (bir
dünya çocuk) nerden geldiği bilinmeyen bir kurşunla öldüğünde “ne işi vardı
orda” değil de “ya o benim çocuğum olsaydı” diyebilen, bütün annelerin Anneler
Gününü kutlarım. Diğerlerinin Gününü kendi çocukları kutlasın..
30 Nisan 2015 Perşembe
hiç uyanmasak mı?
bir gün bir sabah öyle bir uyandım ki hani şarkıda da dendiği gibi ölünseydi mutsuzluktan ölebilirdim. o esnada beni gören 'ne o rüyanda beni mi gördün' ya da 'ters tarafından mı kalktın bu sabah' diye sorardı hiç şüphe yok.. benim de cevabım her ne kadar o moral haliyle katlanılamayacak ifadelere maruz kalacak da olsam rüyamda Maslow'la uğraştım olurdu.. hani şu ihtiyaçlar hiyerarşisinin mucidi yüce şahsiyet.. bütün bir gece uykumda zatı şahaneleriyle kavga etmiş kendisini icat ettiği bu teorinin en tepesine bir kuş misali kondurduğu kendini gerçekleştirme safsatasından dolayı ne kadar kınadığımı belirtmiştim.. o da bana (ama şimdi düşünüyorum da pek kibardı) "yahu bacım ben demesem bu yaşadığım buhran da ne diye düşünüp duracaadınız.. size de iyilik yaramıyo ha" minvalüzre bir cevap verdiydi.. artık o esnada kafasına elime geçen ilk piramidi indirirdim ya tuttum kendimi.. ne vardı doğacak.. hadi doğdun be mübarek adam ne diye gittin böyle bi hiyerarşi geliştirdin hadi sen geliştirdin tutamadın kendini ya bir Allah'ın kulu çıkıp da demedi mi sana etme.. yayma şunu..
kimsenin 'bugün ne pişirsem'le 'bugün ne giysem' arasında yaşadığı ikilemden başka bir şeyden muzdarip olmadığı bi dünya hayal ediyorum. yediğini kazanmak zorunda olmadığın, giydiğinin nasıl üretildiğini dert etmediğin bi dünya.. yediğinin orana burana birikmesi ya da giydiğin şeylerin orasından burasından taşmasının sorun olmadığı bi dünya.. yediğinin boğazına dizilmediği, giydiğinin ye kürküm ye'lere malzeme olmadığı bir dünya..
bu sabah da buna benzer bir ruh haliyle uyandım..ruh hali benzer de sebep bambaşka.. bu sefer turgut uyar konuşup duruyordu kulağımın dibinde.. atsan atılmaz satsan satılmaz şahsiyetlerden biridir benim için kendileri, çaresiz dinledim.. hem de uzun uzun.. ezberin böylesine yazıklar olsun diye diye içten içe.. diyordu ki:
" evet önümüz bahardır biliyorum
leylaklar açacak biliyorum
kiraz da çıkacak yakında
iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da
şimdilik bağışla. "
bir "de" bir "da" ancak bu kadar güzel ayrı yazılabilir. öleceksek mutsuzluktan bu bir şairin elinden olsun..
Etiketler:
Bahar,
Maslow,
Rüya,
Turgut Uyar
25 Nisan 2015 Cumartesi
PUANTİYE HALLER..
Erkeklerin belki de ilk öğrendikleri ama tam olarak neye
takabul ettiğini tam olarak bilmedikleri, kadınlarınsa (en azından benim yaş
grubundakilerin) aklına ara sıra değişen moda halleri hasebiyle gelen cici mi
cici bir tür desen puantiye. Tabii şimdi aklıma o moda haller yüzünden gelmedi.
Puantiye benim hafızama çocukluğumun 23 Nisan törenlerinde yerleşmiş, ve hatta
dahi kırmızı beyaz etek ve beyaz t-shirt kombinini süsleyen bir çift kanat olarak
yıllardır yerini korumuştur. Çünkü,sizi, biraz daha büyükleriyle ve
renklileriyle bezenmişse kostümünüz palyoça, kırmızı üzerine siyah benekler şeklinde
işlenmişse uğur böceği, irili ufaklı versiyonlarıyla da bir kelebeğe dönüştürme
gücüne sahip bu puantiyeler bizim neslin bayram törenlerinin olmazsa olmaz
parçalarıydı.
O zamanlar törenlere hazırlık sürecinde ve/veya tören
günleri ‘ ayy üşüyecek çocuklar yazıııııııkkk’ serzenişleri duymazdınız
velilerden. Kostümlü gösterilere belki herkesin çocuğu katılamazdı ama
katılabilenler arasında da ‘ ayyy çook paalı hocaaanım bu kadar parça almaya ne
gerek var.. onun yerine..’ diye çemkirmeler de duyulmazdı (evet bu bir tür çemkirme, söz hakkı
kullanımı değil.) o zamanlar ‘ ayyyy bir iki şiir yeter, sıkmayalım izleyiciyi’
demezdi tören komitesi. Aksine ne kadar dolu, ne kadar uzun olursa, ne kadar
emek harcanırsa o kadar iyi olurdu. O zamanlar, öğretmenler eşofmanla gelmezdi
törene, bırakın öğretmenleri veliler bile, ekonomik gücü olsun olmasın özen
gösterirdi giyimine kuşamına. Yani o zamanlar duymazdınız ‘ Ayyyyy bugün tatil
rahat bişeyler giyelim dii mi ama’ ları.
O zamanlar, çocuklar akıllı telefon camlarından, ya da
kamera ekranından, ya da fotoğraf
makinesinin vizöründen izlenmezdi. Çocuğunu kaydedebilmek için veliler
birbirini ezmez, çocukların gösteri alanını daraltmaz, sadece kendi çocuğunun
gösterisini izleyip töreni terketmezdi. Onlarla birlikte eğlenilir dans edilir,
şiirler eller yürekte dinlenirdi.
Bütün bunlardan birer nostaljik öğeymişlercesine bahsediyor
olmak canımı acıtıyor bugün. Evet bir 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk
Bayramını daha geride bıraktık. Elimizde çocuğumuza ait bir dünya fotoğraf ve
video kaydı var, hatırımızda kalan ise çocuğumuzun okul arkadaşlarının
ailelerinin gösterinin olduğu mekanın fiziksel şartlarının yetersizliği
yüzünden okul yönetimini protestosu, birkaç velinin vay sen benim önüme geçtin bahanesiyle
birbirinin üzerine yürümesi, çivi gibi soğuk bi hava. Unutulmayacak olan ise ‘
Anne nasıldım? Beğendin mi beni? Güzel yaptım mı dansları mı?’ diye şakıyan
yorgun ama kendinden emin, gururlu çocuk sesleri.
Ey dünün küçükleri bugünün yetişkinleri.. ne zamandan beri
amaç bağcıyı dövmek oldu.
Bayramımız. Sonsuz ol..
22 Nisan 2015 Çarşamba
artık kısa cümleler kuruyorum..
bir kere akla düşmeye görsün bizim ailede.. illa olur oldurulur zorlar, imkansızlar ve dahi uygunsuzlar.. yani bende de mevcut 'ha bi bu eksikti' geni.. blog yazıcılığı da (terminolojiye yabancıyım idare edin) böyle hevesken ideale dönüşmüş bir başka girişim benim için.. daha önce birkaç deneme, bi hayli heyecan ve bolca hüsranla sonuçlanmış bloglarım oldu (bloglarım diyorum da aslında bir blog ama araya giren onca zamandan dolayı her bir geri dönüşte farklı ben). bunun farklı olup olmayacağından emin değilim zira başladığı işi yarım bırakmak, ziyadesiyle sıkılmak, ya da aaaa aklıma bişey geldi dur onu da deneyim de genlerimde var..
bu bir konsept bloğu olmayacak, gelip bi zahmet göz atanlar acaba şimdi neyden bahsetmiş diye merak etmeyeceklerse zannediyorum bir daha uğramayacaklardır. olur da ziyaretçiler yazılmışsa okurum bi dal diyenlerden olursa şimdiden söyleyim bu blog 1000 kayda ulaştığında kendi kendini imha edecektir. her bir kayıt katlanmış bir turna olacak ve bin turnaya ulaştığımda dileğim gerçekleşecek.. (dileğimin ne olduğunu o gün geldiğinde hala unutmamış olursam söylerim.. unutkanlık bi gen değil tamamen bana özgü) o gün geldiğinde diyorum çünkü takdir edersiniz ki her gün bir yazı bile yazsam neredeyse üç yıla ihtiyacım var turnadan yazılarımın bine tamamlanmasına ki üşengeçlik benim genlerimde var..
neden durdum durdum da bugün tekrar yazmaya karar verdim peki bloğuma? çünkü her ne kadar kısa cümleler kurma kıvamına gelememiş olsam da, ilham perisi bi arkadaşımın doğum günüydü dün.. yazmaktan bahsederken, yazarken ve yazmayı düşünürken aklıma ilk gelenlerden biri.. daha fazla geç kalmadan kutlayayım doğum gününü.. iyi ki doğdun.. :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)