istanbulda ilk gece..
yıllar önceydi: meslekteki ilk yılımdı. yenice tanımaya
başladığım bir kız öğrencim, konsepti hatırlamıyorum, " öğretmenim çok
şımarıksınız" demişti. nasıl bir yüz ifadesiyle hangi ses tonuyla
söylemişti tam hatırlayamıyorum. o zamanlarda da çocuklar en az şimdikiler
kadar acımasızdı. bu şımarıklık acaba "sevimli" olanından mı yoksa
"yaka silkileninden" mi diye üzerinde durmamıştım ancak çok net hatırlıyorum
öğrencime " daha önce bana şöylesin, böylesin diyen çok olmuştu bol
keseden, ama ilk defa biri şımarık olduğumu söyllüyor" dediğim
kulaklarımda. her ne kadar bir öğrencinin öğretmenine söyleyemeyeceği bir söz gibi gelse de kulağa ( zaman içinde
daha nicelerini duyacak, başkalarından işitecek, imalardan çıkarımlarda
bulunacak en fenası da gözlerden okuyacaktım :) ), o güne kadar atfedilen
özellikler içinde şımarıklık en giyilmek, en takıp takıştırılmak, en yüze göze
sürülmek istenilen, ancak en bir türlü yakıştırılamayan, hep bi iğreti duran,
bir kaç beden küçük/büyük gelen bir sıfat oldu "şımarık" benim için..
ülkenin neredeyse en gamsiz, en neşeli, en rahat, en güleç
insanlarının olduğu bir akdeniz kentinde doğmuş, yetişkin, çalışan, evli ve çocuklu
bir kadın olarak 7 yılını ülkenin en gazlanmış, en şişirilmiş, en özgüveni
yüksek, en ayrıcalıklı şehrinde geçirmiş bendeniz tipik bir angara bebesi
olarak herşey olabilme ancak bir türlü "şımarık" olamama
potansiyeline sahibimdir. ankara için akla gelebilecek bütün yakıştırmalar
benim için de geçerlidir..
bütün bunlar aklıma hücüm etmişken ben, ben gibi olan
ankaradan bi hayli uzakta, belki de ülkenin en şımarık kentindeyim. sevimsiz
bir şımarıklık şuursuzca, fütursuzca, edepsizce yükseliyor kat kat, dört bir
yanımda..
istanbul, güzelim.. sorun sende değil bende.. sen daha
şımarıklarına layıksın..
istanbulda ikinci gece. .
aylardır süren bir taşınma/taşınamama hali sanki yine aylarca
sürecekmiş gibi duran bir yerleşme/ yerleşememe haline bırakıyorkendini.
istabulla uyanılan ilk sabah; evin
içinde yükselen kat kat koliler, hurçlar ; dışında yükselen kat kat binalarla
yarışır gibi. derhal kurtulunmalı hissiyle girişiliyor erkenden işe. vaktiyle
duvara monte edilmiş raflarda arz-ı endam eden kitaplarımızın artık yeni bir
yuvaları var. dilleri olsa " ne işimiz var bizim tabak çanak rafında biz
kitabız derler mi bilmiyorum ama sanki kitap kolileri boşalıp yerlerine
yerleşince ben de bi hafifliyorum. tamam bu iş, çoğu gitti azı kaldı hissinden
daha iyisi yoktur.
onca kotarılan işten sonra hak ediyoruz çıkıp bir merhaba
demeyi yeni şehrimize. evin önünden iki otobüs hattı var.. biri taksime diğeri
bakırköye gidiyor.. evden çıkarken ilk gelene atlayıp gitmeyi kararlaştııyoruz.
taksim geliyor şansımıza (!). yol uzun biliyoruz.. olsun diyoruz.. alt geçit gibi
biryerde iniyoruz. okları takip ediğ çıkıyoruz yerüstene. saat 9:30 suları. ne
kalabalık.. daha önce görmediğim yer değil, herşeyi söylemek mümkün, burası
neresi, ben neredeyim, şey pardon dilimizi konuşabiliyor musunuz? hayır, asıl
siz kimsiniz, afedersiniz geöçebilir miyim, yol verin lütfen demek istiyorum.. anlatamıyorum..
the marmara, taksim anıtı, istiklal caddesi, galatasaray
lisesi, limonlu bahçe, çın çın tramvay sesi, sağlı sollu, alttlı üstlü, kıçlı
başlı insan akını, baloncuk tabancaları, dondurmacı çanları, çokça ışık, bolca
gürültü, bi hayli kötü koku, ama en çok da çocuk (!)
bir çocuk kadın. zayıf, kısa, küçük.. 2-3 yaşlarında bir
çocuğu elinden tutmuş sürüklüyor.. diğer yanında 5 yaşlarında bir kız çocuğu,
onun da kucağında birkaç aylık bir bebek.. nasıl güzel, ışıl ışıl pırıl pırıl
bir bebek. çocuk kadın yere bir bez seriyor, küçük kız bezin yanına oturup,
kucağındaki bebeği üzerine bırakıveriyor. bebek gülücükler atıyor belki de
annesi sandığı 5 yaşlarındaki kıza.. kız bebeğin yanaklarını okşuyor sefkatle
belki de hepimizden daha anne.. yaşıyor o bebek, canlı, kıpır kıpır, gülüyor..
bense gidelim artık burdan diyorum sesime yerleşmesinden korktuğum hıçkırıktan
ürkerek..
yaşlıca bir kadın.. dileniyor bilmediğim bir dilde. dilini
bilenlerin peşinden gidiyor.. dönüp bakmıyorlar bile ona.ağzımdan gayri
ihtiyari dökülen ' kendi insanları sonuçta, nasıl böyle kayıtsız
kalabiliyorlar" sorusundan utanıyorum..
saat neredeyse 11. eve dönmek için otobüs bekliyoruz.. bir
an önce eve varıp uyuyup unutulmalıksın istanbul.. çirkinsin ve pis
kokuyorsun..
istanbulda üçüncü gece..
artık ince işe geçilebilir. mutfak giysiler ve yatak döşek
yerleştirilmeli. bizim için işleri hale yola koymak için son gün zira yarın
çocuklar gelecek.. 3 gündür amcalarında kalıyorlar.. onlar evi ve çevreyi bizse
onları merak ediyoruz.. öyle özlendiler ki.. canımızı dişimize takıp ev
işlerini bitiriyoruz. birsürü eksiğe ve bir türlü kurtulamadığımız fazlaya
rağmen.. kah evde kah alışverişte geçen 3 günün ardından ev çocuklar için de
hazır. acaba beğenecekler mi, küçük kumlu parka bayılacak, büyük se havuza..
dışarda vakit geçirecek mekanları var.. peki ya odasındaki çekyatı nasıl
açıklayacağız bizimkine.. pfff.. ya beğenmezlerse..
aslında bi hayli yorgunuz.. günlerdir yaşanılan tempo hele
de istanbul trafiği düşünüldüğünde bizim için çok fazla.. yeni bir şehirde araç
kullanmak daha yenice yürümeye başlamaya benziyor.. şaşkın ürkek ve ağır
ilerleyebiliyorsun.. istanbul da buna bir de geri geri yürümeyi
ekleyebilirsiniz.. o yol birtürlü bitmiyor. yine de gözümüzü karartıp bu sefer
ataköy marinaya gitmeye karar veriyoruz.. bi pasta yiyip bir çay içeriz
diyoruz.. eee bir de deniz havası alırız ohh mis..
deniz? hangi deniz? marina dediğin bildiğin marinaymış :)
büyüklü küçüklü yatlardan denizi görmek de kokusunu almak da pek mümkün değil..
ama biz marinaya bulaşacağımıza kenarından dolaşmayı yeğleyip vapur iskelesine
varıyoruz.. aaaa sahiden de deniz dedikten sonra bir kafeye oturuyoruz.. dün
geceyi getirmemeye çalışıyorum aklıma son model arabasınının kapısı açılarak
inenleri görünce ama mümkün değil.. orada olmamaları hiç olmadıkları anlamına
gelmiyor malesef benim için..
zalımsın istanbul
bunları istanbuldaki
ilk haftanın sonunda yazıyorum..
ankaradan kardeşim gelmiş.. ama bana değil..
sen de herkes gibisin İstanbul..