Düşünün! Hayatınızın belki de en anlam yoksunu dönemini yaşıyorsunuz. O güne kadar değer verdiğiniz herkes/ her şey artık öyle pek de vazgeçilmez değil. Gitmek ya da kalmak, susmak ya da söylemek, durmak ya da devam etmek gibi ikilemleriniz yok, akışına bırakmışsınız. Daha az şey yapmanıza rağmen daha çok yoruluyor, daha az sorumluluğa rağmen daha çok unutuyor, daha az gürültüye rağmen daha çok başınız ağrıyor ve daha az kaygıya rağmen daha çok korkuyorsunuz.. yorgunluğunuza vitaminler, unutkanlığınıza post-it'ler, baş ağrınıza yalnızlık ve korkularınıza mantığınız çare olamıyor..Kıpırdanmaya, kolunuzu kaldırmaya, ağzınızı açıp iki laf etmeye bi sebep bulamıyorsunuz.Ertelenenler, birikenler büyüyor, çoğalıyor ve çoğunlukla tepenize yıkılıyor.
Böyle zamanlarda naparsınız?
Sizi bilmem, kimsenin ne yapacağını bilmem, hatta bu nasıl bilinebilir onu dahi bilmem.. Ama ben beklerim..
Cevabın, çözümün, ışığın geleceğini bilerek beklerim.
Bu sefer mesaj 170 sayfalık bir kitap olarak geldi. Okunacaklar listesinde 3. sıradaydı her nedense. Bir çerez (Zweig- Satranç) ve bir felaketin (Fowles- Koleksiyoncu) ardından, gelen 3. kitap Haruki Murakami- Koşmasaydım Yazamazdım
"Pain is inevitable, suffering is optional". diyor yazar kitaba 'Başlarken'. Kabaca çevirecek olursak ' Acı çekmek özgürlükse, özgürüz ikimiz de' diyor yani ve böylelikle doğru zamanda doğru okuyucuyla buluşuyor. Daha mevzuya başlarken bile böyle bir girizgah tercih etmesi, zaten pek de 'eller havaya' kitabı olmadığı sinyallerini veriyor en sevdiği kitap adı ' Sana Gül Bahçesi Vaad etmedim' olan kadına.
Yazar koşuculuk serüveninin nasıl başladığını, koştuğu yarışları, ve hazırlık aşamalarını anlatırken bir yandan da bu mücadeleyle yazarlığı arasındaki bağa vurgu yapıyor.Bunu günlük tutar gibi, bi otobiyografi hazırlar gibi ya da röportaj verir gibi de yapmıyor üstelik. Ders vermek, öğüt vermek ya da mesaj vermek kaygılarından uzak durarak anlattıkları, 'koşuyla yazı yazmaya', 'romanlarla hayata', 'müzikle ahenge', 'tutkusuyla azme', 'sabrıyla imana' inandırıyor okuyucuyu.
Tam bırakmışken hadi diyor, düştüğün yerden kaldırıyor elini tutup, acıyan kanayan kapanmayan yaralara üfffflüyor, şikayete başlayacak gibi oluyorsun parmaklarını dudaklarına götürüp sshhhh diyor.. Gazlamadan, kandırmadan, allayıp pullayıp süslemeden yapıyor he de bunu.
Zaten dünyanın en iyi yazarı bile olsa, o 30- 42- 100 km'lik maratonları, geçmek bilmeyen krampları şişen bilekleri sallanıp durmaktan kopacak gibi olan elleri, yağmurda rüzgarda sıcakta soğukta atılan teri, yarış öncesi huzursuzluğu ya da yarış sonrası daha fena huzursuzluğu nasıl süsleyebilir ki? O da bunu bildiğinden/ kabul ettiğinden bir güzellemeden ziyade bir anlamlama gayesi güdüyor kitapta. Koşmak.. Peki ama neden?
İşte bu noktada ben de kendi yazımın başına dönüyorum. 'ANLAM'a. Hali hazırda kitabı bitirmiş olmakla beraber, kendi anlamlarımla olan küskünlüğümü de bitiriyorum.
Bu yazının da bir şekilde bitirilmesi gerek hissediyorum.. Kitapta altı çizilen bir bölümde şöyle diyor:
" İnekler koşuculara neredeyse hiç ilgi göstermezler. Ot yemekle meşgul olduklarından, çeşitli tuhaflıkları olan insanların akla ziyan eylemlerini izlemeye ayıracak zamanları yoktur. Öte yandan koşucular da ineklerin hareketlerine dikkatlerini yöneltecek halde değillerdir."
Bütün ineklere sevgiyle.. Kusura bakmasınlar..
hamiş: 4. kitap Perec- Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder