30 Nisan 2015 Perşembe

hiç uyanmasak mı?

bir gün bir sabah öyle bir uyandım ki hani şarkıda da dendiği gibi ölünseydi mutsuzluktan ölebilirdim. o esnada beni gören 'ne o rüyanda beni mi gördün' ya da 'ters tarafından mı kalktın bu sabah' diye sorardı hiç şüphe yok.. benim de cevabım her ne kadar o moral haliyle katlanılamayacak ifadelere maruz kalacak da olsam rüyamda Maslow'la uğraştım olurdu.. hani şu ihtiyaçlar hiyerarşisinin mucidi yüce şahsiyet.. bütün bir gece uykumda zatı şahaneleriyle kavga etmiş kendisini icat ettiği bu teorinin en tepesine bir kuş misali kondurduğu kendini gerçekleştirme safsatasından dolayı ne kadar kınadığımı belirtmiştim.. o da bana (ama şimdi düşünüyorum da pek kibardı) "yahu bacım ben demesem bu yaşadığım buhran da ne diye düşünüp duracaadınız.. size de iyilik yaramıyo ha" minvalüzre bir cevap verdiydi.. artık o esnada kafasına elime geçen ilk piramidi indirirdim ya tuttum kendimi.. ne vardı doğacak.. hadi doğdun be mübarek adam ne diye gittin böyle bi hiyerarşi geliştirdin hadi sen geliştirdin tutamadın kendini ya bir Allah'ın kulu çıkıp da demedi mi sana etme.. yayma şunu..
kimsenin 'bugün ne pişirsem'le 'bugün ne giysem' arasında yaşadığı ikilemden başka bir şeyden muzdarip olmadığı bi dünya hayal ediyorum. yediğini kazanmak zorunda olmadığın, giydiğinin nasıl üretildiğini dert etmediğin bi dünya.. yediğinin orana burana birikmesi ya da giydiğin şeylerin orasından burasından taşmasının sorun olmadığı bi dünya.. yediğinin boğazına dizilmediği, giydiğinin ye kürküm ye'lere malzeme olmadığı bir dünya.. 

bu sabah da buna benzer bir ruh haliyle uyandım..ruh hali benzer de sebep bambaşka..  bu sefer turgut uyar konuşup duruyordu kulağımın dibinde.. atsan atılmaz satsan satılmaz şahsiyetlerden biridir benim için kendileri, çaresiz dinledim.. hem de uzun uzun.. ezberin böylesine yazıklar olsun diye diye içten içe.. diyordu ki:

" evet önümüz bahardır biliyorum

leylaklar açacak biliyorum
kiraz da çıkacak yakında
iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da
şimdilik bağışla. "
bir "de" bir "da" ancak bu kadar güzel ayrı yazılabilir. öleceksek mutsuzluktan bu bir şairin elinden olsun..




25 Nisan 2015 Cumartesi

PUANTİYE HALLER..


Erkeklerin belki de ilk öğrendikleri ama tam olarak neye takabul ettiğini tam olarak bilmedikleri, kadınlarınsa (en azından benim yaş grubundakilerin) aklına ara sıra değişen moda halleri hasebiyle gelen cici mi cici bir tür desen puantiye. Tabii şimdi aklıma o moda haller yüzünden gelmedi. Puantiye benim hafızama çocukluğumun 23 Nisan törenlerinde yerleşmiş, ve hatta dahi kırmızı beyaz etek ve beyaz t-shirt kombinini süsleyen bir çift kanat olarak yıllardır yerini korumuştur. Çünkü,sizi, biraz daha büyükleriyle ve renklileriyle bezenmişse kostümünüz palyoça, kırmızı üzerine siyah benekler şeklinde işlenmişse uğur böceği, irili ufaklı versiyonlarıyla da bir kelebeğe dönüştürme gücüne sahip bu puantiyeler bizim neslin bayram törenlerinin olmazsa olmaz parçalarıydı.
O zamanlar törenlere hazırlık sürecinde ve/veya tören günleri ‘ ayy üşüyecek çocuklar yazıııııııkkk’ serzenişleri duymazdınız velilerden. Kostümlü gösterilere belki herkesin çocuğu katılamazdı ama katılabilenler arasında da ‘ ayyy çook paalı hocaaanım bu kadar parça almaya ne gerek var.. onun yerine..’ diye çemkirmeler de duyulmazdı (evet bu bir tür çemkirme, söz hakkı kullanımı değil.) o zamanlar ‘ ayyyy bir iki şiir yeter, sıkmayalım izleyiciyi’ demezdi tören komitesi. Aksine ne kadar dolu, ne kadar uzun olursa, ne kadar emek harcanırsa o kadar iyi olurdu. O zamanlar, öğretmenler eşofmanla gelmezdi törene, bırakın öğretmenleri veliler bile, ekonomik gücü olsun olmasın özen gösterirdi giyimine kuşamına. Yani o zamanlar duymazdınız ‘ Ayyyyy bugün tatil rahat bişeyler giyelim dii mi ama’ ları.
O zamanlar, çocuklar akıllı telefon camlarından, ya da kamera ekranından, ya da  fotoğraf makinesinin vizöründen izlenmezdi. Çocuğunu kaydedebilmek için veliler birbirini ezmez, çocukların gösteri alanını daraltmaz, sadece kendi çocuğunun gösterisini izleyip töreni terketmezdi. Onlarla birlikte eğlenilir dans edilir, şiirler eller yürekte dinlenirdi.
Bütün bunlardan birer nostaljik öğeymişlercesine bahsediyor olmak canımı acıtıyor bugün. Evet bir 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramını daha geride bıraktık. Elimizde çocuğumuza ait bir dünya fotoğraf ve video kaydı var, hatırımızda kalan ise çocuğumuzun okul arkadaşlarının ailelerinin gösterinin olduğu mekanın fiziksel şartlarının yetersizliği yüzünden okul yönetimini protestosu, birkaç velinin vay sen benim önüme geçtin bahanesiyle birbirinin üzerine yürümesi, çivi gibi soğuk bi hava. Unutulmayacak olan ise ‘ Anne nasıldım? Beğendin mi beni? Güzel yaptım mı dansları mı?’ diye şakıyan yorgun ama kendinden emin, gururlu çocuk sesleri.
Ey dünün küçükleri bugünün yetişkinleri.. ne zamandan beri amaç bağcıyı dövmek oldu.

Bayramımız. Sonsuz ol.. 

22 Nisan 2015 Çarşamba

artık kısa cümleler kuruyorum..

bir kere akla düşmeye görsün bizim ailede.. illa olur oldurulur zorlar, imkansızlar ve dahi uygunsuzlar.. yani bende de mevcut 'ha bi bu eksikti' geni.. blog yazıcılığı da (terminolojiye yabancıyım idare edin) böyle hevesken ideale dönüşmüş bir başka girişim benim için.. daha önce birkaç deneme, bi hayli heyecan ve bolca hüsranla sonuçlanmış bloglarım oldu (bloglarım diyorum da aslında bir blog ama araya giren onca zamandan dolayı her bir geri dönüşte farklı ben). bunun farklı olup olmayacağından emin değilim zira başladığı işi yarım bırakmak, ziyadesiyle sıkılmak, ya da aaaa aklıma bişey geldi dur onu da deneyim de genlerimde var..
bu bir konsept bloğu olmayacak, gelip bi zahmet göz atanlar acaba şimdi neyden bahsetmiş diye merak etmeyeceklerse zannediyorum bir daha uğramayacaklardır. olur da ziyaretçiler yazılmışsa okurum bi dal diyenlerden olursa şimdiden söyleyim bu blog 1000 kayda ulaştığında kendi kendini imha edecektir.  her bir kayıt katlanmış bir turna olacak ve bin turnaya ulaştığımda dileğim gerçekleşecek.. (dileğimin ne olduğunu  o gün geldiğinde hala unutmamış olursam söylerim.. unutkanlık bi gen değil tamamen bana özgü) o gün geldiğinde diyorum çünkü takdir edersiniz ki her gün bir yazı bile yazsam neredeyse üç yıla ihtiyacım var turnadan yazılarımın bine tamamlanmasına ki üşengeçlik benim genlerimde var.. 
neden durdum durdum da bugün tekrar yazmaya karar verdim peki bloğuma? çünkü her ne kadar kısa cümleler kurma kıvamına gelememiş olsam da, ilham perisi bi arkadaşımın doğum günüydü dün.. yazmaktan bahsederken, yazarken ve yazmayı düşünürken aklıma ilk gelenlerden biri.. daha fazla geç kalmadan kutlayayım doğum gününü.. iyi ki doğdun.. :)